Nasrettin Hoca fıkralarından seçmeler…

SU DEDİĞİN BÖYLE OLUR

Nasrettin Hoca bir yaz günü yolculuk ederken, öğle vaktine doğru bir hayli susar. İlerde bir göl görür. Şöyle kana kana su içmeyi düşünerek gölün kenarına gelir, avucunu doldurur, hızla bir kaç yudum yutar; amma midesi bulanır, tükürmeye çalışır. İlk defa karşılaştığı bir su olan Acıgöl’ün sodyum sülfatlı suyu midesini berbat etmiştir.

Hoca civarda aranırken küçük bir su kaynağına rastlar. Suyun tatlı su olduğunu anlayınca, önce ağzını iyice çalkalar, sonra da kana kana su içer, Eşeğini de sular.

Şakır şakır dalgalanan Acıgöl’e şöyle bir bakar, su içtiği kaynaktan avucunu doldurarak gölün kenarına gelir;

– “Cimri zenginin zekâtsız malı gibi şişinip durma! Su dediğin böyle olur” diyerek avucundaki suyu şak diye gölün yüzüne savurur.

Öğüt: Yerinde ve zamanında yapılmış ikramın küçüğü, büyüğü olmaz. Allah’ın rızasını kazanmak için fırsatları iyi değerlendirelim.

İP OLUR

Köylüler Eyyûb ismini, Eyip, İyip, iyp gibi bozuk şekilde telâffuz ediyorlarmış.

Bir gün Nasreddin Hoca vaazında:

– “Ey Müslümanlar! Oğlunuz olursa adını sakın Eyyûb koymayın. Halkın dilinde çokça söylene söylene, incele incele ip olur.” demiş.

HANIMLA MUHABBET

Hoca bir gün karısına :

– “Hatun” demiş, “Şu bizim komşu, çarıkçı, Mehmet Ağa’nın adı neydi?”

– “Kendin söyledin ya, efendi” demiş karısı, “Mehmet Ağa.”

– “Canım, dilim sürçtü işte… Ne iş yapar diyecektim.” demiş Hoca.

– “A efendi” demiş karısı, “Kendin çarıkçı demedin mi?”

– “Anlasana işte” demiş Hoca, “nerede oturuyor demek istedim.”

– “Efendi, bugün sana ne oluyor?” demiş karısı “Komşu dedin ya…”

Hoca birden sinirlenmiş.

– “Aman be karı… Seninle de bir türlü konuşulmaz ki!”

KİM DAHA BÜYÜK

Hoca’ya:

– “Efendi” demişler, “Sultan mı büyük, yoksa çiftçi mi ?”

– “Çiftçi büyük elbet” demiş Hoca ve eklemiş; “Çünkü çiftçi buğday yetiştirip vermezse sultan acından ölür.”

İPE UN SERMİŞLER

Komşusu Hoca’dan urganını (yâni kalın ipini) istemiş.

Hoca içeriye girip çıkmış.

– “İp boş değil” demiş, “kadınlar üstüne un sermişler.”

Komşusu:

– “Bu nasıl iş efendi?” demiş, “hiç ipe un serilir mi?”

– “Serilir” demiş Hoca, “vermeye gönlün olmayınca ipe un da serilir.” 

DÖVE DÖVE HELVA YEDİRİYORLAR

Konya çarşısındaki helvacı dükkânlarının vitrinlerine iştahla bakan gariban adamın biri, bir dükkân sahibinden biraz helva sadaka olarak vermesini istemiş. Dükkâncı vermemiş. Garibanın canı da çok helva çekmiş. Dayanamayıp, dayak yemeyi de göze alarak başka bir helvacı dükkânına girmiş. Bir lenger helvayı önüne çekmiş ve hızla atıştırmaya başlamış.

Helvacı adamın üstüne yürümüş;

– “Bre adam, sorup istemeden, parasını ödemeden böyle helva yenir mi?” demişse de adamın aldırmayıp atıştırmayı sürdürdüğünü gören helvacı, adama sille tokat girişmiş.

Dükkânda tesadüfen bulunan Nasrettin Hoca müşterilere doğru dönüp:

– “Şu Konyalı helvacılar ne iyi adamlar; parası olmayan garibana bile döve döve helva yediriyorlar.” demiş.

Nasrettin Hoca hikâyeleri, kadim kültürün taşıdığı eşsiz değerlerdir. “Zaman öldürmek için” ağza çerez diye alınmaz. Herkesin kolayca anlayabileceği derin imalar taşır. İnsanı insana anlatan bir ayna olarak kalpten kalbe dolaşır.

Psikolojinin tüm kuramlarının üzerinde yürüdüğü temel bir gerçek vardır. “Geçmiş asla geçmiş değildir.” İnsanoğlu her anında geçmişiyle vardır. Hiç kimse “şimdi ve burada” değildir; geçmişin mekânlarında yürür gizlice. Geçmişten bugüne kadar gelen kişisel menkıbesinin titreşimlerini taşır içinde. Lezzetlerinin ve acılarının kaynağı, hatıraları ve alışkanlıklarıdır. Şimdiki korku ve hüzünlerinin toprağı, daha önceki sevinçleri ve daha önceki üzüntüleridir.

Her insanın içinde bir “baba ocağı” çıtırdar. Üzeri külle kaplanmıştır ama külün altında sıcacık közler bekleşir. Şimdiki bilinci, geçmişin yakıcı acılarını, hasretli lezzetlerini kül gibi örter, sessizliğe bürür. Altındaki kor ateşler yüzünden sıcacık kalır kül; ama yakmaz, soğuk gibi durur. O soğukluğun altında, közleri parlamaya hazır bekler.  İki insanın ilaçsız ve araçsız iletişiminin ve kınamasız ve yargılamasız beraberliğinin o külleri usulca üfler, ocağı yeniden tutuşturur. Közleri diriltir, korları avucumuza koyar.

TERAPİST GÖZÜYLE NASRETTİN HOCA FIKRALARI

Biz psikoterapistler, bir süreliğine “oda”da karşımızda koltukta oturan danışanımızı, odadan çıkarmaya, koltuktan kaldırmaya, şimdiden uzaklaştırmaya çalışırız. Alabildiğine geniş ve derin çağrışımlar yapabilmesi için, hiç itirazsız bir can kulağı oluruz ona. Hiç kınamasız dinleriz. Ayıplamanın olmadığı bir eminlikle sararız ruhunu. Ten gömleğini yırtıp kendi ruhuna dokunmasını bekleriz. Kalıbının kaygılarından sıyrılmasını, kalbinin hiç geçmeyen, öncelikli gündemini okumasını umarız. Kendisini “şimdi ve bura”ya kadar taşıyan, mazi nehrinin kaynağına doğru çekeriz. İçinde hep akıp duran, onu şimdi ve burada yönlendiren ve yöneten unutulmuş çağıltıları duysun, dip akıntıları avuçlasın isteriz.

Kendi kabuğunu kırıp içindeki cevherini fark etmesi için, “şimdi ve burada”nın toprağından başını uzatıp, çocukluğunun göğüne kendisini bir uçurtma gibi salmasını bekleriz. Uçurtmanın ipini yavaşça çekerek, en sonunda, buraya ve şimdiye dönmesini sağlarız. Bu iyi gelir ona…

Hikâyesini dinleriz danışanımızın. Onu, içinde boğulduğu bu “an”ın ve “mekân”ın üzerinde yükseltiriz. Kendi hikâyesini yeni bir gözle seyretmesi için ümit veririz, taze bir bakış kazandırmaya çalışırız. İçinde kendini yalnız sandığı derdinin, herkesin derdi olduğunu fark etmesi, iyi gelir ona.

Yeri gelir biz de bir hikâye anlatırız. Ruhun labirentlerinde, lügatlerde karşılığı olmayan “sesler” sakladığını görsün diye. Kelime­lerin anlamını lügatten değil hayattan aldığını anlasın diye.

Nasrettin Hoca fıkralarına bakınca, insan fıtratının akışını veren Kur’ân’dan beslenen kadim kültürün bu canlı parçasının, çoğu psikoloji kuramcısından çok önce, sağlam bir psikolojik altyapı hazırladığını görürüz.

“YA TUTARSA…”

Göle maya çalar Nasrettin Ho­ca. “Ya tutarsa…” diye. İnsa­nın mayalayacağı tek zaman “bugün”dür. Oysa, çoğu insan bugünün emeğiyle geçmişini düzeltmeye kalkar. “Bugünkü aklım olsaydı, dün ettiklerimi etmezdim!” hayıflanmasıyla, bugününü harcamakla kalmaz, dününü de onaramaz. Oysa insan, bugünkü aklını dün ettikleri sayesinde edinmiştir. Dün ettikleri olmasaydı bugün onu pişman eden her hatayı yeni baştan yaşardı. Eğer bugüne odaklanırsa, gelecekte “Âh neydi o günler!” diye iç geçiremeyeceği bir bugün yaşar. Nasrettin Hoca haklıdır;  bugünün gölü, geçmişin sütünden daha verimlidir. Mayalanırsa, tutar.

EŞEĞE TERS BİNMEK

Eşeğe ters biner Nasrettin Hoca. Bugün vardığı yerin geçmişte yürüdüğü yolla alındığını fark etmesi beklenir insanın. Şimdi ve burada sahiden var olabilmesi için, geriye doğru öylesine bakmalı ki, ne geçmişini yok saymalı ne geçmişine takılıp kalmalı. Geçmişiyle yüzleşen insan, daha sağlam adımlar atar. Geleceğe doğru yürürken, daha sahih bir geçmiş inşa eder.

“AVLU DAHA AYDINLIK”

Ahırda kaybettiği iğneyi avluda arar Nasrettin Hoca. Geçmişte yaşadıklarını, şimdi, farkına varmadan bilinçaltıyla yeniden yaşar insan. Çocukluğunun sahnelerini yeni sahnelerde yeni oyuncularla yeniden oynar. Geçmişte kurtaramadığı birini yeniden kurtarmak için kurtarılacak yeni bir kurban arar. Geçmişte kendisini kurtarmasını beklediği birinin yerine yeni bir kurtarıcı arar. Aradığı geçmişte kalmıştır; şimdi bulduğu değildir aradığı. Şimdi bulduğunun geçmişte aradığı olmadığını fark etmesi uzun zaman alır, acı verir. Bulduğunun aradığı olmadığını acıyla görür, yenisini aramaya başlar. Bir ömür aramakla, bulduğunun aradığını olduğunu anlamakla geçer.

BİNDİĞİ DALI KESMEK

Bindiği dalı keser Nasrettin Hoca. Hatası, bindiği daldır insan için; dalı neresinden kestiğine bağlı olarak düşer ya da düşmez. İnsan en çok da hatalarıyla öğrenir. Hatasını hata bilerek, o hatayı hiç yapmamış olanlardan daha rahat direnir o hataya. O hatayı yapan birine tanık olduğunda, başkalarında daha çok onarıcı olur. Hemen kınamaya kalkmaz. Kendini temize çıkarmaz.

Yapılmış her hata, bir hata daha yapmamak için ders alma fırsatıdır. “Ben nasıl hata yapabilirim!” diye kendisini yüceltirse, kendini hata etmez bir konumda görürse, hata eden parçasıyla bir türlü barışamaz, yeni hatalar yapmaya devam eder, düşer. Kendini bir türlü hatasıyla sevemez. Hata ederse, yok olacağını sanır. Kendi varlığını inkâr etmeye kadar vardırır işi. “Bu da hata mı ki?” diye yaptığının hata olduğunu inkâr ederse, hatadan alacağı dersi kaçırır, yine yeni hatalara düşer. Ya kendini inkâr eder insan ya hatasını… Hata edebilir haliyle var olmayı başaramaz. Geçmişte yaptığı hatalar yeniden hata yapmama fırsatıyken, “keşke”lere sarıldıkça sarılır, hataya düşer.

Kaynak: Senai Demirci, Altınoluk Dergisi, Sayı: 385

NASRETTİN HOCA KİMDİR?