Ahirete İman

 

Kıyametin büyük alametleri nelerdir? Kıyametin büyük alametleri gerçekleşti mi? Maddeler halinde kıyametin büyük alametleri.

Peygamber Efendimizin haber verdiği 10 büyük kıyamet alameti.

 

10 BÜYÜK KIYAMET ALAMETİ

Bir gün ashâb-ı kirâmdan bazıları, kendi aralarında bir konuyu müzâkere ediyorlardı. Nebiyy-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, hangi hususu müzâkere ettiklerini sordu. Onlar da; “kıyâmet mevzuunu” dediler. Bunun üzerine Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdular:

 

“On alâmet çıkmadıkça kıyâmet kopmayacaktır:

1. Duhân (duman),
2. Deccâl,
3. Dâbbetü’l-Arz,
4. Güneş’in battığı yerden doğması,
5. Îsâ bin Meryem’in inişi,
6. Ye’cûc ve Me’cûc,
7. Doğuda,

8. Batıda ve
9. Arap yarımadasında yer batması,
10. Yemen’den başlayıp insanları haşrolacakları yere sürecek bir ateşin çıkması.”

(Müslim, Fiten, 39-40; Ebû Dâvûd, Melâhim, 11; İbn-i Mâce, Fiten, 28)

 

İslâm âlimleri, bu hâdiseleri kıyâmetin büyük alâmetleri olarak kabul etmişlerdir. Bu hadîs-i şerîfte, kıyâmetin on büyük alâmeti bir arada zikredilmekle beraber, bu alâmetlerden her biri ile ilgili çeşitli hadîs-i şerîfler de bulunmaktadır.

Kıyâmetle alâkalı bilgiler gayb” sahasına girer. Gayb hakkındaki bilgiler de ancak Allah Teâlâ’nın veya Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in haber verdiği kadarıyla öğrenilebilir. Kur’ân-ı Kerîm’de gayb mevzuuna, ehemmiyetine binâen 60 yerde temas edilmektedir. Bu âyetlerde gaybı sadece Allah Teâlâ’nın bileceği anlatılmaktadır. Bunun bir tek istisnâsı vardır. O da yine Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle belirtilmektedir:

“Allah Teâlâ bütün görülmeyenleri bilir. Sırlarından kimseyi haberdâr etmez. Ancak bildirmeyi dilediği Peygamber müstesnâ…” (el-Cin, 26-27)

İşte kıyâmet, âhiret, Cennet, Cehennem ve daha başka şeyler hakkındaki bilgiler, Cenâb-ı Hak tarafından Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e bildirilmiş, O da bunlardan pek çok hususu ümmetine haber vermiştir. Şüphesiz Efendimiz’in ümmetine bildirdikleri, ancak Allah Teâlâ’nın bildirilmesini murâd ettikleridir. Zira Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Cenâb-ı Hakk’ın bildirmesiyle, beşerî idrak sınırlarını aşan ve ancak nûr-i nübüvvetle kavranabilen hakîkatlere de vâkıf olmuştur. Fakat Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- tebliğine memur olduğu hakîkatlerin dışında kendisine husûsî olarak bildirilen bu bilgileri ümmetine nakletmemiştir. Nitekim bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Ben sizin görmediğinizi görürüm ve sizin işitmediğinizi işitirim. Semâ çatırdamaktadır. Onun çatırdaması da hakkıdır. Zira dört parmaklık bir boşluk yoktur ki, orada muhakkak alnını Allah için secdeye koymuş bir melek olmasın. Vallâhi siz benim bildiklerimi bilseydiniz az güler çok ağlardınız. Zevcelerinizle meşgul olamaz, yollara dökülür, yüksek sesle Allah’tan yardım isterdiniz...” (Tirmizî, Zühd, 9/2312; İbn-i Mâce, Zühd, 19)

Yeri gelmişken şunu da ifâde edelim ki; ölüm, kabir, kıyâmet ve âhiretle alâkalı olarak aklın muayyen hudutlarını aşan bilgilerin insanoğluna verilmemiş olması; beşerî hayat nizâmının bozulmaması hikmetine binâen, Cenâb-ı Hakk’ın ayrı bir rahmet tecellîsidir. Zira insanoğluna idrâkini aşan bilgiler de verilmiş olsaydı, o buna tahammül edemeyip cinnete sürüklenir, bu da hayatı yaşanmaz kılardı. Hâlbuki insana verilen ölüm ve ötesine dâir ilâhî ve nebevî bilgiler, hayatın nizâmını bozmak için değil, bilâkis hayatı nizâma sokmak içindir.

Buna rağmen, “zalûm ve cehûl” olan insanoğlu çoğu zaman, kendisine lâzım olan hakîkatlerin peşine düşmek yerine, öğrendiğinde kendisine zarar verecek şeyleri merak edip bilmek ister. Hâlbuki bazı hususları bilmemesi, ona ilâhî bir lûtuf ve rahmettir.

Meselâ bir insan, bir yıl sonra öleceğini öğrenseydi, aklî ve rûhî dengesi alt üst olur, hayatın tadı tuzu kalmaz, âdeta bir yerine bin defa ölüp ölüp dirilirdi. Hâlbuki üç gün sonra öleceğinden habersiz yaşayan bir insan, daha huzurlu, sakin ve mutludur.

 

İnsanı bekleyen, ölüm, kabir, diriliş, hesap ve Sırat gibi dehşetli yolculuk ve âkıbetin meçhul oluşu, büyük bir heyecan ve endişe sebebidir. İnsan bütün kalbiyle dâimâ bunun tefekkürü içinde kalsa; yiyemez, içemez, ağlamaktan ve yalvarmaktan hayatiyetini sürdüremez hâle düşerdi.

Ancak Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti olarak, bir nebze gaflet ve nisyân ile hayatımıza devam edebiliyoruz. Demek ki belli ölçüde bir gaflet, beşerî hayatın nizâmı için gerekli bir nîmettir. Yanlış olan; bu gafletin hadd-i lâyığını aşmasıdır. Yani ölümden habersiz, sorgu-suâle bîgâne, hesâba-azâba lâkayd, âdeta âhiretsiz bir dünya hayatı yaşamaktır ki, bunun neticesi de ebedî bir felâket ve hüsrandır.

 

BÜYÜK KIYAMET ALAMETLERİ

Bunun için dînimiz, dâimâ “havf ve recâ”, yani Cenâb-ı Hakk’ın gazabına uğrama korkusuyla O’nun rahmetine nâil olma ümîdinin sağladığı bir gönül dengesi içinde kulluğumuzu yerine getirmemizi tâlim ve telkin etmektedir.

 

1. Duhân

Kıyâmetin on büyük alâmetinden biri olan “Duhân”, duman demektir. Kur’ân-ı Kerîm’de bu isimde bir sûre de vardır. Allah Resûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in kıyâmet alâmeti olarak bahsettiği duman ile bu sûrede zikredilen dumanın aynı şey olup olmadığı hususunda ihtilâf edilmiştir. O sûrede Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Şimdi sen, göğün, açık bir duman çıkaracağı günü gözetle. Duman insanları bürüyecektir. Bu, elem verici bir azaptır. (İşte o zaman insanlar:) «Rabbimiz! Bizden azâbı kaldır. Doğrusu biz artık inanıyoruz.» (derler). Nerede onlarda öğüt almak? Oysa kendilerine gerçeği açıklayan bir Elçi gelmişti.” (ed-Duhân, 10-13)

 

Bu âyetle ilgili iki farklı görüş vardır:

Birinci görüş:

 

Abdullah bin Mes’ût -radıyallâhu anh- ve çoğunluğun anlayışına göre Mekkeli müşriklerin Müslümanlara yönelik eziyetlerini artırdığını gören Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, onların kıtlıkla cezalandırılması için Allâh’a duâ etmiş, Allah Teâlâ da duâsını kabul etmişti. Böylece Mekke halkı büyük bir kıtlığa dûçâr oldu. Bu kıtlıkta leş ve kemik yemek zorunda kalan ve açlıktan gözlerinde fer kalmayan Mekkeli müşrikler, etrafı duman kaplamış gibi görüyorlardı. Bunun üzerine Allah Resûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e müracaat ederek bu felâketin kaldırılması için Allâh’a duâ etmesini istemişler, kıtlık sona erdiği takdirde îmân edeceklerine dair söz vermişlerdi.

Fakat o bedbaht müşrikler, Rasûlullâh’ın duâsı üzerine sıkıntıları hafifleyince tekrar Müslümanlara hakaret ve eziyete başladılar. Abdullah bin Mes’ûd’a göre, Duhân Sûresi’nde geçen dumandan maksat, o zaman müşriklerin açlıktan etrafı dumanlı görmeleridir.

İbn-i Mes’ût -radıyallâhu anh- şöyle demiştir:

Kureyş Kavmi İslâm’a girmekte ağır davranmıştı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onların aleyhine duâ ettiler de onları bir kıtlık yakaladı. Öyle ki o yıl helâk oldular, leş yediler, kemik kemirdiler. Ebû Süfyân, Nebiyy-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in huzûr-i âlîlerine geldi ve:

“–Ey Muhammed! Sen’in getirdiklerin arasında sıla-i rahim (akrabayla ilgilenmek) de var. Hâlbuki Sen’in kavmin helâk olmuş vaziyettedir. Artık Allâh’a duâ et!” dedi.

Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz veya İbn-i Mes’ûd -radıyallâhu anh-:

“O hâlde semânın apâşikar bir duman getireceği günü gözetle!”[1] âyetini okudu.

Sonra Kureyşliler tekrar kâfirliklerine döndüler. Bu dönüşlerinin cezası da Allah Teâlâ’nın şu buyruğunda ifâde edilmektedir:

“Fakat Biz büyük bir şiddetle yakalayacağımız gün, kesinlikle intikâmımızı alırız.” (ed-Duhân, 16)

Bu intikam, Bedir günü olmuştur.

Râvîlerden biri olan Mansûr, şunu ilâve etmiştir:

Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- duâ ettiler de onlara yağmur ihsân olundu. Yedi gün yedi gece bol miktarda yağmura nâil oldular. Bu kez insanlar yağmurun çokluğundan şikâyet ettiler. Bunun üzerine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

«Allâh’ım, etrafımıza yağdır; üzerimize değil!” diye duâ buyurdular. Başlarının üzerindeki bulutlar derhâl açılıverdi ve civar bölgelerdeki insanların üzerine yağmur yağdı.”[2]

Burada şu hususa da dikkat etmek lâzımdır ki; âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olan Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz müşriklere, kendisine eziyet ettikleri için değil, İslâm’ı yalanlamaları ve Allâh’a başkaldırmaları sebebiyle bedduâ etmişlerdir. Nitekim îmân ile şereflenmeleri ümidiyle de üzerlerindeki iptilânın kaldırılması için duâ buyurmuşlardır. Yani Efendimiz’in bütün derdi ve arzusu, insanlığın ebedî kurtuluşuydu.

 

İkinci görüş:

Abdullah bin Abbâs ve Abdullah bin Ömer -radıyallâhu anhum- gibi bazı ashâba göre ise bu “duhân”, kıyâmetten önce dünyayı saracak olan bir dumandır. İbn-i Kesîr gibi bazı müfessirler de bu görüşü tercih etmişlerdir.

Buna göre kıyâmet yaklaştığı zaman gökten yeryüzüne bir duman inecek, bütün Dünya’yı saracak ve kırk gün devam edecektir. Yeryüzü aşırı derecede ısınacaktır. Mü’minler bu dumandan -hafif nezleye tutulmuş gibi- çok az etkilenecek, kâfir ve münâfıklar ise şiddetle sarsılacak, âdeta sarhoşa döneceklerdir.[3]

 

2. Deccâl

Yalancı, hilekâr, hakkı bâtıla, iyiyi kötüye karıştıran kimse mânâsına gelen “Deccâl” hakkında Kur’ân-ı Kerîm’de bir bilgi bulunmamaktadır. Deccâl’in âhir zamanda ortaya çıkacağı, Allah Teâlâ’nın kendisine verdiği birtakım imkân ve kâbiliyetlerle hârikulâde hünerler sergileyeceği ve böylece bazı insanları saptıracak bir yalancı ve sahtekâr olduğunu ise hadîs-i şerîflerden öğrenmekteyiz.

Nevvâs ibn-i Sem’ân -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

Bir sabah Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz Deccâl’den uzun uzun bahsetti. Sonunda yorulup sesini alçalttı. Sonra tekrar yüksek sesle konuştu. Biz O’nun anlatışına bakarak Deccâl’in Medîne civârındaki hurmalıklara gelip dayandığını zannettik. Tekrar yanına gittiğimiz zaman üzüntümüzü anlayıp:

“–Hayrola, bu ne hâl?” buyurdular.

Biz de:

“–Yâ Rasûlâllah! Sabahleyin Deccâl’den bahsettiniz. Kâh alçak sesle kâh yüksek sesle konuştuğunuz için, biz onun hurmalıklara gelip dayandığını sandık.” dedik.

Bunun üzerine şöyle buyurdular:

“–Sizin adınıza Deccâl’den başka şeylerden daha çok korkuyorum. Şayet Deccâl, ben aranızdayken çıkarsa, onun oyununu bozar, delillerini çürütürüm. Eğer ben aranızdan ayrıldıktan sonra çıkarsa, artık herkes kendini ona karşı savunup korumalıdır. Zaten Allah Teâlâ mü’minleri onun kötülüklerinden koruyacaktır.

Deccâl; kıvırcık saçlı, patlak gözlü, (câhiliye devrinde ölen) Abdüluzzâ bin Katan’a benzeyen bir gençtir. Sizden onu gören, Kehf Sûresi’nin baş (ve son) tarafından onar âyet okusun.

O, Şam ile Irak arasındaki bir yerden çıkacak. Sağa-sola, her yana kötülüğünü yayacaktır. Ey Allâh’ın kulları, îmânınızı koruyup direnin!”

“–Yâ Rasûlâllah! Deccâl’in yeryüzünde kalma süresi ne kadardır?” diye sorduk. Şöyle buyurdular:

“–Kırk gündür. Bir günü bir yıl kadar, bir başka günü bir ay kadar, bir diğer günü de bir hafta kadardır; geri kalan günleri ise sizin bildiğiniz günler gibidir.”

Biz yine:

“–Yâ Rasûlâllah! Bir yıl kadar olan günde, kılacağımız bir günlük namaz kâfî gelecek mi?” dedik.

“–Hayır, siz namaz vakitlerini ona göre takdir ve hesap ediniz!” buyurdular.

Biz bu defa:

“–Yâ Resûlâllah! Onun yeryüzündeki sürati ne kadardır?” diye sorduk. Şöyle buyurdular:

“–Rüzgârın sürüklediği bulut gibi insanların yanından geçer. İlâh olduğunu söyleyerek insanların kendisine îman etmelerini ister, onlar da îman ederler. Göğe yağmur yağdırmasını emreder, yağmur yağar. Yere bitki bitirmesini emreder, otlar, çayırlar biter. İnsanların otlatmaya gönderdikleri hayvanları daha gösterişli, semiz ve sütleri daha bol olarak döner.

Daha sonra başka insanların yanına giderek onları kendine inanmaya davet eder. Fakat onlar kendisine inanmayıp teklifini geri çevirirler. Deccâl de yanlarından ayrılıp gider. Lâkin sabahleyin suları çekilip çayır ve çimenleri kurur, hayvanları da helâk olur.

Deccâl, bir ören yerine uğrayıp; «Definelerini ortaya çıkar!» der. O harâbedeki defineler, arı beyinin peşinden giden arılar gibi Deccâl’in arkasından gider.

Sonra Deccâl, babayiğit bir genci yanına çağırıp onu kılıcıyla ikiye biçer; vücudunun her parçası bir yana düşer. Ardından ona seslenir. Delikanlı gülümseyen bir çehreyle ona doğru gelir.

Deccâl böyle işler yaparken, Allah Teâlâ, Mesîh bin Meryem -aleyhisselâm-’ı gönderir.

Mesîh, boyanmış iki elbise içinde, ellerini iki meleğin kanatları üzerine koyarak Dımaşk’ın doğusundaki Akminare’nin yanına iner. Mesîh, parıldayan yüzüyle başını yere eğince saçlarından terler damlar, başını kaldırınca inci gibi nûrânî damlalar dökülür. Onun nefesini koklayan kâfir derhâl ölür. Nefesi, baktığı yere ânında ulaşır.

Mesîh, Deccâl’in peşine düşer, onu (Kudüs yakınındaki) Bâbülüd’de yakalayıp öldürür. Sonra Îsâ -aleyhisselâm-, Allah Teâlâ’nın kendilerini Deccâl’in şerrinden koruduğu birtakım insanların yanına gelir, onların yüzlerini okşayarak Deccâl fitnesinin sona erdiğini söyler ve kendilerine Cennet’teki yüksek derecelerini haber verir…” (Müslim, Fiten, 110)[4]

  • Deccâl Fitnesi

Şüphesiz Deccâl fitnesi, insanoğlunun yeryüzünde göreceği en büyük fitnedir. Nitekim Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“Hazret-i Âdem’in yaratıldığı zamandan kıyâmetin kopacağı âna kadar Deccâl’den daha büyük bir fitne yoktur.” buyurmuşlardır. (Müslim, Fiten 126)[5]

Bu sebeple bütün peygamberler ümmetlerine bu fitneden söz etmiş ve onları îkaz buyurmuşlardır.[6] Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de Deccâl’in fitnesinden Allâh’a sığınmış, dolayısıyla bizim de ondan Cenâb-ı Hakk’a sığınmamızı tavsiye etmiştir.

Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, büyük Deccâl’den önce “ümmetinden otuz kadar yalancı Deccâl” çıkacağını, bunların kendilerini peygamber olarak tanıtıp “Ben Allâh’ın elçisiyim” diyeceklerini haber vermiştir.[7] Gerçekten de tarih boyunca, anlatılan cinsten nice yalancılar çıkmış, Allah Teâlâ onların hepsini kahreylemiştir. Büyük Deccâl de şüphesiz aynı âkıbete uğrayacak, rezil ve zelil olacaktır.

Rib’î bin Hırâş şöyle anlatır:

Ebû Mes’ûd el-Ensârî -radıyallâhu anh- ile birlikte Huzeyfe ibn-i Yemân’ın yanına gittim. Ebû Mes’ûd ona:

“–Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’den Deccâl hakkında duyduklarını söyleyebilir misin!” dedi. Huzeyfe -radıyallâhu anh- da şunları söyledi:

“Deccâl, yanında bir su ve bir de ateş olduğu hâlde ortaya çıkacak. Bazılarının onun yanında gördüğü su, gerçekte su olmayıp yakıcı ateştir. Bazılarının onun yanında gördüğü ateş de gerçekte ateş olmayıp, soğuk ve tatlı bir sudur. Sizden Deccâl’e kim yetişirse, ateş olarak gördüğü tarafta bulunsun. Zira o, tatlı, içimi güzel bir sudur.” (Buhârî, Enbiyâ 0, Fiten 26; Müslim, Fiten 105, 108)

Sahîh-i Müslim’de geçen bir rivâyete göre Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“Ben Deccâl’in yanında ne bulunduğunu iyi bilirim. Onun beraberinde iki nehir vardır. Biri beyaz su gibi görünür, diğeri yanan ateş gibi. Bir kimse Deccâl’e yetişirse, ateş şeklinde gördüğü nehre gelip gözünü yumsun. Sonra başını eğerek ondan içsin. Çünkü o soğuk sudur.” buyurmuştur.

Daha başka rivâyetlerde, “Deccâl’in yanında Cennet ve Cehennem’e benzer iki şey bulunduğu, onun Cennet dediği şeyin ateş, yani Cehennem olduğu” da belirtilmektedir. (Bkz. Müslim, Fiten, 109)

Nemrûd’un dağ gibi ateşini İbrahim -aleyhisselâm-’a gül bahçesi yapan Allah Teâlâ, Deccâl’e kanmayan, onun oyununa gelmeyen îmanlı kişilere bu sahtekârın sözde ateşini, tatlı ve serin bir su yapacaktır. Onun ateşi, mü’minlere hiçbir zarar veremeyecektir.

Muhtemelen Deccâl, insanları sağlam bir imtihandan geçirmesi, gerçek mü’minle öyle olmayanı birbirinden ayırması için, kendisine büyük imkânlar verilmiş büyük bir fitnecidir. Mü’minler Deccâl’i yalanlamalı; yanındaki ateş gibi, Cehennem gibi görünen şeyden korkmamalıdır. Zira o, aslında ateş değil rahmettir; Cehennem değil, Cennet’tir.[8]

Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Mekke ile Medîne dışında, Deccâl’in ayak basmadığı bir yer kalmaz. Mekke ile Medîne’nin bütün yollarında saf tutmuş melekler bu iki şehri korur. Deccâl; kumlu, çorak bir yere iner. Ardından Medîne üç defa sarsılır; Allah Teâlâ orada bulunan kâfir ve münâfıkları dışarı çıkarır.” (Müslim, Fiten, 123)[9]

Deccâl’in yeryüzünde Mekke ile Medîne dışındaki bütün yerleşim bölgelerini dolaşacağını, dolayısıyla herkesin onunla çetin bir imtihana tâbî tutulacağını bu hadîs-i şerîf açıkça beyan etmektedir. Allah Teâlâ iki harem bölgesini, yani Mekke-i Mükerreme ile Medîne-i Münevvere’yi ve dolayısıyla orayı terk etmeyen samimî müslümanları Deccâl’den koruyacaktır.

Allah Resûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“İsfahan Yahudîlerinden taylasanlı yetmiş bin kişi Deccâl’in ardından gider.” (Müslim, Fiten, 124)

Deccâl’e inanan ve ona değer verenler arasında yahudîler en önde yer alacaklardır. Deccâl, yeryüzünün her yerini dolaşacağı gibi, İsfahan’a da gidecektir. İsfahan yahudîlerinden taylasanlı yetmiş bin kişi ona arka çıkacaktır.

Bir gün Resûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, içinde Ümmü Şerîk’in de bulunduğu bir mecliste Deccâl’den söz ederek;

“İnsanlar Deccâl’den kaçıp dağlara sığınırlar.” buyurmuşlardı. Yiğit İslâm mücâhidlerinin Deccâl karşısında tutunamayıp kaçmaları Ümmü Şerîk’i hem üzmüş hem de meraklandırmıştı. Bu sebeple:

“–Yâ Resûlâllah! O gün Araplar nerede olacak?” diye sordu.

Allâh’ın Resûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Onlar o gün pek azdır.” buyurmak sûretiyle Deccâl’in karşısında duramayacaklarını, onun şerrinden ve fitnesinden kaçıp kurtulmaya çalışacaklarını ifâde ettiler. (Müslim, Fiten, 125)[10]

  • Yedi Şey Gelmeden Önce Acele Ediniz

Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Yedi şey gelmeden evvel, sâlih ameller işlemekte acele ediniz! Yoksa siz gerçekten;

1. (İbadeti, helâl ve haram hudutlarını) unutturan fakirlik,

2. Azdıran zenginlik,

3. (Her şeyi) bozup perişan eden hastalık,

4. Aklı ve idrâki zaafa uğratarak saçma-sapan konuşturan ihtiyarlık,

5. Ansızın geliveren ölüm,

6. Gelmesi beklenen şeylerin en şerlisi Deccâl ve,

7. Kıyâmetten başka bir şey mi beklediğinizi sanıyorsunuz?

Kıyâmet ise, belâsı en müthiş ve en acı olandır.” (Tirmizî, Zühd, 3/2306)

Allah Resûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle anlatmışlardır:

“Deccâl ortaya çıkınca, mü’minlerden biri onun bulunduğu tarafa doğru gider. Deccâl’in silâhlı adamları onun önüne çıkarak:

«–Nereye gitmek istiyorsun?» diye sorarlar.

«–Şu ortaya çıkan adamın yanına!» der.

Deccâlin adamları:

«–Sen bizim Rabbimize inanmıyor musun?» diye sorarlar.

O da:

«–Bizim Rabbimiz’in gizli bir yanı yok ki O’nu bırakıp başkasına inanalım.» der.

Deccâl’in bazı adamları:

«–Öldürün şunu!» derler.

Bir kısmı ise:

«–Tanrınız, haberi olmadan bir kimseyi öldürmeyi yasaklamadı mı!» derler ve o mü’mini Deccâl’in yanına götürürler. O mü’min Deccâl’i görünce diğer mü’minlere:

«–Ey mü’minler! Bu adam Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in kendisinden bahsettiği Deccâl’dir!» diye seslenir.

O zaman Deccâl adamlarına:

«–Bunu iyice bir dövün!» der.

Onu dövmek üzere tutarlar. Deccâl tekrar:

«–Yakalayın şunu, yarın kafasını!» der.

Sırtına ve karnına vurarak onu dayaktan geçirirler. Bu defa Deccâl:

«–Bana îmân etmiyor musun?» diye sorar.

O mü’min:

«–Sen yalancı Mesîh’sin» der.[11]

Deccâl’in emri üzerine onu testereyle baştan aşağı ikiye biçerler. Deccâl o zâtın ikiye bölünen cesedinin arasından yürüyüp geçtikten sonra ona:

«–Ayağa kalk!» der. O da doğrulup kalkar.

eccâl tekrar:

«–Bana îmân ediyor musun?» diye sorar. O ise:

«–Senin hakkındaki kanaatim iyice pekişti.» dedikten sonra halka dönerek:

«–Ey insanlar! O benden sonra artık kimseyi öldürüp diriltemez!» der.

Deccâl onu kesmek için yakalar. Fakat Allah Teâlâ o mü’minin boynundan köprücük kemiğine kadar olan kısmı bakır hâline dönüştürür. Bu sebeple Deccâl ona bir şey yapamaz. Bunun üzerine Deccâl onu ellerinden ve ayaklarından tutup fırlatır. Halk onu Cehennem’e attığını zanneder. Hâlbuki o Cennet’e atılmıştır.”

Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, sözlerini şöyle tamamladılar:

“İşte bu mü’min, Âlemlerin Rabbi’ne göre insanların en büyük şehîdidir.” (Müslim, Fiten, 113)[12]

Deccâl’in mâhiyetini, onun hile ve düzenbazlıklarını çok iyi bilen bu mü’minin, Hızır -aleyhisselâm- olduğunu söyleyenler olmuştur.

Deccâl’in silâhlı adamlarının yanında Deccâl’e meydan okuyan bu şuurlu mü’minin; “Bizim Rabbimiz’in gizli bir yanı yok ki O’nu bırakıp başkasına inanalım!” demesi, mü’minlerin Cenâb-ı Hakk’ı bütün sıfatlarıyla tanıdıklarını, O’nun varlığından, birliğinden ve kudretinden aslâ şüphe etmediklerini, O’nun kusursuz ve mükemmel olduğuna îman ettiklerini ifâde içindir.

Bu durum, fitneler ve mânevî tehlikeler karşısında gönüllerin “mârifetullâh” ile feyizlenmesinin ne kadar mühim olduğunu ortaya koymaktadır. Îman ve irfânıyla Deccâl’in karşısında yiğitçe dik duran o mü’minin hâli, âhir zaman fitneleri ve kıyâmet alâmetlerine dâir Kur’ân ve Sünnet bilgisinin bir mü’mine ne kadar faydalı ve lüzumlu olduğunu da açıkça ortaya koymaktadır.

Bu hadîs-i şerîf, Deccâl belâsının ortaya çıktıktan bir müddet sonra tamamen biteceğini göstermektedir. Dolayısıyla bu fitneyle imtihan edilecek mü’minlerin vazifesi; îmanlarına daha sıkı sarılarak aslâ gevşememek ve korkuya kapılmadan Deccâl’e karşı îman cesaretiyle direnmektir.

  • Deccâl’in Vasıfları

Allah Resûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Bütün peygamberler, ümmetlerini yalancı ve kör Deccâl’in tehlikesine karşı uyarmışlardır. Şunu bilin ki, onun bir gözü kördür; ama sizin azîz ve celîl olan Rabbiniz tek gözlü değildir.

Deccâl’in iki gözünün arasına kâfir (ke-fe-re) diye yazılmıştır.” (Buhârî, Fiten 26, Tevhîd 17; Müslim, Fiten 101, 102)[13]

“…Onun bu gözü, üzüm salkımından dışarı fırlamış üzüm tanesi gibidir.” (Buhârî, Fiten 26, Tevhîd 17; Müslim, Îmân, 274)[14]

Bu ve benzeri hadîs-i şerîflerde bildirildiği üzere Deccâl’in bazı vasıflarını şöyle hulâsa edebiliriz:

1. Deccâl’in iki gözü de sakattır. Sağ gözü, üzüm salkımından dışarı fırlamış üzüm tanesi gibi patlaktır. Sol gözü ise tamamen siliktir, ışığı sönmüştür, görmez.

Deccâl’in mü’minler tarafından rahatlıkla görülebilecek, tanınabilecek ve hatırlanabilecek vasıflara sahip olarak yaratılması, Cenâb-ı Hakk’ın müstesnâ bir lûtfudur. Fakat o çetin imtihanla karşılaştığında bu ilâhî lûtfun gereğini yerine getirebilmek, sarsılmaz bir îmâna sahip olan samimî mü’minlerin kârıdır.

2. Deccâl’in iki gözünün arasına, onun yalancılığını göstermek üzere, “kâfir” veya “ke-fe-re” diye yazılmıştır. Her mü’min, Arapça okumayı bilmese bile, kalbine doğacak bir ilham ile bu yazıyı anlayıp sezecektir. İlâhî rahmetten nasîbi olmayanlar ise okuma bilseler dahî bu yazıyı göremeyeceklerdir.

3. Deccâl’in yanında, kendilerini imtihan ettiği kişilere mükâfat ve cezâ olarak vereceği Cennet ve Cehennem’e benzeyen bir şey vardır. Fakat o yalancının Cennet dediği şey aslında Cehennem’dir. Yani Deccâl’in Cennet dediği yere giren kimse, ona inanmış, oyununa kanmış olduğu için görünüşte Cennet’e, fakat gerçekte Cehennem’e girmiş olacaktır. Ona karşı çıktığı için Deccâl’in Cehennem’ine atılan kimse de aslında Cennet’e girmeyi hak etmiş olacaktır.

4. Deccâl’in saçı kıvırcık olup yaşı da oldukça gençtir.

5. İri cüsseli, fakat kısa boyludur.[15]

6. Deccâl doğu tarafından, muhtemelen Horasan veya İsfahan’dan yahut Şam ile Irak arasında bir yerden çıkacaktır.[16]

7. Allah Teâlâ, Mekke ile Medîne’yi meleklerle koruyacağı için Deccâl bu iki mübârek beldeye giremeyecektir.

8. Deccâl, kendisinden önce çıkacak olan otuz kadar yalancı deccâl gibi önce; “Ben Allâh’ın elçisiyim.” diyecek,[17] sonra da ilâh olduğunu söyleyecektir.

9. Deccâl, zuhûr ettiği zamanda yaşayanlar için ağır bir “îman imtihanı” olacağından, ona, yağmur yağdırma, yeşillikleri kurutma, yer altından defineleri çıkarma gibi büyük imkânlar verilecektir. Deccâl’e verilen bu fevkalâde güçler, îmânı zayıf kimseler için büyük bir tehlike teşkil edecektir.

10. Deccâl, yahudî asıllı biri olduğu için,[18] kendisine en çok ilgi gösterip destek verecek olanlar da yahudîler olacaktır.

11. Deccâl sadece bir kişiyi testereyle kesip ikiye biçecek, sonra onu diriltecek, buna rağmen o mü’min kendisinin bir yalancı ve Deccâl olduğunu yüzüne haykıracak, bu hâdiseden sonra da Deccâl artık kimseyi öldürüp diriltemeyecektir.

12. Deccâl’i Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm- öldürecek ve bu büyük fitneye son verecektir.

  • Deccâl’den Korunmak İçin

Deccâl fitnesinden Cenâb-ı Hakk’a sığınmak, Peygamber Efendimiz’in ümmetine yaptığı mühim bir tavsiyedir. Nitekim, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuşlardır:

“Biriniz teşehhüdü bitirdikten sonra şu duâyı okuyarak dört şeyden Allâh’a sığınsın:

“Allâh’ım! Cehennem azâbından, kabir azâbından, hayatın ve ölümün iptilâlarından ve Deccâl fitnesinin şerrinden Sana sığınırım!” (Müslim, Mesâcid, 128)

Ayrıca Resûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz;

“Kehf Sûresi’nin baş tarafından on âyet ezberleyen kimse Deccâl’den korunur.” buyurmuştur. (Müslim, Müsâfirîn, 257; Ebû Dâvûd, Melâhim, 14)

Yine kaynaklarda, Kehf Sûresi’nin sonundan on âyet okumanın tavsiye edildiği de kaydedilmektedir. Bu sûrenin baş tarafındaki ilk on âyette Cenâb-ı Hakk’ın zâtını ve sıfatlarını bilmekten söz edilmekte ve O’nun Ashâb-ı Kehf’i zâlim Dakyanus’un şerrinden koruduğu anlatılmaktadır. Muhtemelen bu alâka sebebiyle, Deccâl’i görenlerin, bu sûrenin ilk on âyetini okumaları tavsiye edilmiştir.[19]

Hadîs-i şerîfte Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in;

“Sizin adınıza Deccâl’den başka şeylerden daha çok korkuyorum...”[20] buyurmuş olması, esasen îmânı kuvvetli kimseler için Deccâl’in büyük bir tehlike teşkil etmeyeceğine işaret etmektedir.

Şu hâlde Deccâl fitnesinden korunabilmek için takvâ ehli bir müslüman olmak, ilmiyle amel eden ihlâslı âlimler yetiştirmek, Kur’ân ve Sünnet istikâmetinde bir hayat yaşamak lâzımdır. Zira ancak böyle kimseler, Cenâb-ı Hakk’ın lûtuf ve ihsânı ile Deccâl denen hilekârın karşısında yer alacaklar, ona mağlûp olmayacaklar ve neticede Cennet’i hak edeceklerdir.

Şüphesiz ki Deccâl’i tanımanın en şaşmaz ölçüsü “Kitap ve Sünnet”tir. Dînî bir iddia ile ortaya çıkan insanları dâimâ bu iki ölçüyle mîzân etmek gerekir.

Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in;

“…Eğer Deccâl ben aranızdan ayrıldıktan sonra çıkarsa, artık herkes kendini ona karşı savunup korumalıdır...”[21] buyurması da, her müslümanın dînini iyi bir şekilde öğrenmesi gerektiğini göstermektedir. İslâm’ı iyice öğrenip yaşadıkları takdirde, Deccâl’in büyüğü de küçükleri de müslümanları aldatamayacaktır.

3. Dâbbetü’l-Arz

Dâbbe”, yeme ve içmeye muhtaç olan varlıklara denir. Dâbbetü’l-arz, “yerden çıkacak canlı” demektir. Kıyâmetin büyük alâmetlerinden olan “Dâbbetü’l-Arz” hakkında Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:

“O söz başlarına geldiği (kıyâmet veya azap yaklaştığı) zaman, onlara yerden bir dâbbe (canlı) çıkarırız da, bu onlara, insanların âyetlerimize kesin bir îman getirmemiş olduklarını söyler.” (en-Neml, 82)

Allah Resûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Üç şey vardır ki onlar çıktığı vakit «önceden inanmayan veya îmânıyla bir hayır kazanmayan kimseye, artık îmânı fayda vermez».[22] Bunlar; Güneş’in battığı yerden doğması, Deccâl ve Dâbbetü’l-Arz’dır.” (Müslim, Îman, 249; Ahmed, II, 445)

Dâbbetü’l-Arz, beraberinde Süleyman -aleyhisselâm-’ın mührü ve Mûsâ -aleyhisselâm-’ın asâsı olduğu hâlde çıkar. Mü’minin yüzünü asâ ile parlatır ve kâfirin burnunu mühürle damgalar. Öyle ki, sofra ehli toplanınca biri diğerine (yüzündeki parlaklıktan dolayı) «Ey mü’min!» der, diğeri de (öbürüne, burnundaki mühür damgası sebebiyle) «Ey kâfir!» der. (Yani mü’min de kâfir de yüzünden tanınır.)” (Tirmizî, Tefsîr, 27/3187; İbn-i Mâce, Fiten, 31)

“Ortaya çıkış itibâriyle kıyâmet(in büyük) alâmetlerinin ilki, Güneş’in battığı yerden doğması ve kuşluk vakti insanlara Dâbbetü’l-Arz’ın çıkmasıdır. Bunlardan hangisi önce çıkarsa, diğeri de hemen onun peşinde ve yakındır.” (Müslim, Fiten, 118; Ebû Dâvûd, Melâhim, 12)

Dâbbetü’l-Arz, yerden çıkacak bir canlıdır. Ama bunun nasıl bir canlı olduğu, sahih hadislerde açıklanmamıştır. Konuşarak insanları îkaz edeceği anlaşılmaktadır. Emr-i bi’l-mârûf ve nehy-i ani’l-münker’in terk edildiği bir zamanda ortaya çıkacağı ve İslâm’dan başka bütün dinlerin bâtıl olduğunu îlân edeceği nakledilmektedir.

Ayrıca bu hâdise, inkâr edenlere, Allah Teâlâ’nın ölüleri nasıl dirilttiğini de açıkça göstermiş olacaktır.

Dâbbe, inkârcılara kıyâmetin yaklaştığını haber verecektir. Allah Teâlâ bu canlıyı konuşturarak, kâfirleri rezil rüsvâ edecektir. Çünkü onlar, en fasih lisân ile konuşan ve insanlığın en şereflisi olan Peygamber Efendimiz’in getirdiği en beliğ kelâmı, yani Kur’ân-ı Kerîm’i kabul etmekten yüz çevirmiş bedbahtlardır. Cenâb-ı Hak da onlara farklı bir canlının lisânından, onların anlayacağı üslûpla hakîkatleri bildirecektir. Kâfirlerin bundan sonra îman etmeleri, artık onlara fayda vermeyecektir.

4. Güneş’in Batıdan Doğması

Güneş’in batıdan doğması, kıyâmetin en büyük alâmetlerinden biridir. Gök cisimleri, kâinat yaratıldığı günden beri çok ince ve hassas bir nizam içinde seyirlerine devam etmektedir.

Nitekim Cenâb-ı Hak da şöyle buyurmaktadır:

“Güneş ve Ay bir hesâba göre (hareket etmekte)dir.” (er-Rahmân, 5)

Hakîkaten Güneş ve Ay, ilâhî kudret ve azametin tecellîleri olarak semâda dönen iki hassas takvimdir. Bütün insanlık, o iki takvime göre vakitlerini tanzim ediyor. Öyle hassas bir takvim ki, bir saniye bile şaşmıyor, en ufak bir takdim-tehir yok.

Oysa günümüzün en ileri teknolojisiyle yapılan bir makine bile, bir müddet sonra eskiyor, ârızalanıyor, neticede kullanılmaz hâle geliyor. Nasıl bir ilâhî azamet tecellîsidir ki Güneş ve Ay, yaratıldıkları andan bugüne kadar saniye bile şaşmadan, kendilerine çizilen rotadan kıl kadar ayrılmadan seyr ü seferine devam ediyor.

Üstelik bu ince nizam, sadece Güneş ve Ay’a mahsus da değil. Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede soruyor:

“O ki, birbiriyle âhenktar yedi göğü yaratmıştır. Rahmân olan Allâh’ın yaratışında hiçbir uygunsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyor musun?” (el-Mülk, 3)

“Sonra gözünü, tekrar tekrar çevir bak; göz (aradığı bozukluğu bulmaktan) âciz ve bitkin hâlde sana dönecektir.” (el-Mülk, 4)

Kâinâtın yaratıcısı ve sahibi olan Allah Teâlâ, insanlığın dünya hayatına son vermeyi murâd ettiği zaman, yaratıp kurduğu bu hassas nizâmı, yine kendi irâde ve hesâbı dâhilinde bozacaktır. İşte o zaman Güneş batıdan doğacak, bunu gören insanlar Dünya’nın sonu geldiğini kesin olarak anlayacaklardır. Fakat artık tevbe kapısı kapanmış olacağından, bu idrâk edişin kendilerine hiçbir faydası dokunmayacak; iş işten geçmiş, fırsat elden kaçmış olacaktır.

Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Güneş batıdan doğuncaya kadar kıyâmet kopmaz. Güneş batıdan doğduğu zaman, insanlar onu görür ve hepsi toptan îmân ederler. İşte bu vakit, şu âyet-i kerîmede bildirilen vakittir:

«…Rabbinin bazı alâmetleri geldiği gün, önceden inanmamış veya îmânında bir hayır kazanmamış olan kimseye artık îmânı bir fayda sağlamaz.» (el-En‘âm, 158)” (Buhârî, Rikāk, 40; Ahmed, II, 369)[23]

“Güneş batıdan doğmadan önce kim tevbe ederse, Allah onun tevbesini kabul eder.” (Müslim, Zikir, 43)

“Azîz ve celîl olan Allah, gündüz günah işleyenin tevbesini kabul etmek için gece rahmet kapısını açık tutar; gece günah işleyenin tevbesini kabul etmek için gündüz rahmet kapısını açık tutar. Bu hâl, Güneş batıdan doğuncaya kadar böylece devam eder.” (Müslim, Tevbe, 31)

Demek ki her şeyin kıymeti, zamanında yapılmasına bağlı. Mâdem ki kıyâmet bir gün muhakkak kopacak ve herkes dünyada yapıp ettiklerinden dolayı âhirette mutlakâ hesâba çekilecek, o hâlde yapmamız gereken şey bellidir: O da, hayat devam ederken günahlardan uzaklaşıp samimiyetle tevbe etmek, îmâna sımsıkı sarılmak ve sâlih amellerle, hayır-hasenât ile îmânımızı tahkim ederek onu âdeta yıkılmaz bir kale gibi sağlam hâle getirmektir.

 

YAZININ DEVAMINI OKUMAK  İÇİN KAYNAK LİNKİ TIKLAYINIZ:

 

 

Kaynak:https://www.islamveihsan.com/kiyametin-buyuk-alametleri.html